Dolar : Alış :3.6256 / Satış :3.6322
Euro : Alış :3.9140 / Satış :3.9211
HAVA DURUMU
hava durumu

TEKIRDAG15°CParçalı Bulutlu

- Hoşgeldiniz - Sitemizde14 Kategoride 30378 İçerik Bulunuyor.

SON DAKİKA

UMRE ZİYARETİM

Ana Sayfa » UMRE ZİYARETİM

UMRE ZİYARETLERİ

ERSİN BİLMEÇ
UMRE ZİYARETİM
MEKKE İBADETLERİ
MEDİNE ZİYARETLERİ

Yoğun ve stresli günler içinde Diyanet tarafından tertip edilen UMRE ziyareti için yaptığım müracaat neticesi 23 Mayıs/3 Haziran 2008 tarihleri arası Cidde-Mekke-Medine’ye yaptığımız ibaret ve ziyaretleri de saygı duyduğum Tekirdağ Yeni Haber okurları ile de paylaşmayı düşündüm. Cenab-ı Allah herkese gitmeyi nasip etsin.

Müslüman’ın hayatında dönüm noktası teşkil eden ibadetlerden biri de Umre’dir. Bu ibadet, kişinin manen dünyasını geliştirmesi ve yenilemesi için önemli bir fırsattır. Kişisel açıdan bir manevi gelişim yolculuğuna uygun bir şekilde gerçekleşebilmesi için, bilinçli bir şekilde yerine getirilmesi gerekir.

Allah resulünün yaşadığı mekanları görmek, yürüdüğü yerlerde yürümek, ashabının kabirlerini ziyaret etmek, onlarla ilgili hatıraları yad etmek, vahyin indiği ve tebliğ edildiği kutsal yerlerin havasını solumak her müslümanın en tatlı özlemidir. Müslümanların kıblesi Kâbe’nin bulunduğu ve hac ile umre ibaretlerinin yerine getirildiği Mekke’de yer alan ve her biri İslam’ın ilk dönemini hatırlatan çeşitli ziyaret yerleri mevcuttur.

Bunlar arasında Mescid-i Harâm ve yakın mesafelerde Arafat, Mina, Müzdelife gibi önemli mekanlar, çeşitli mescidler Cennetü’l-Mualla, Hira ve Sevr Mağaralarını sayabiliriz.

Hz. Peygamber’in kabrini ve mescidini bünyesinde bulundurması ve tarihi zenginlikleri sebebiyle Medine bütün müslümanların ziyaret etmek istediği Cenab-ı Allah’ın bize nasip ettiği Umre için Mekke’ye gidenlerin mutlaka uğradığı bir şehirdir. Mescid-i Nebevi, Mescid-i Kubâ, Mescid-i Kıbleteyn başta olmak üzere çeşitli mescidler cennetü’l baki ve Uhud, Bedir, Hendek Savaşları’nın cereyan ettiği mekanlara da ziyaret etme imkanı bulduk.

Umreye gidenler, bir bakıma Allah Resulünün yaşadığı zamana doğru bir yolculuğa çıkmış olmaktadır. İslam medeniyetinin temellerinin atıldığı, Hz. Peygamberin, arkadaşlarının ve ehli beytinin yaşadığı ve pek çoğunun bağrında yattığı kutsal yerleri ziyaret ederken, kafile Başkanımız İstanbul Müftü Yardımcısı  Yusuf İzzettin Konuk  ve  Beylerbeyi Camii  İmamı  Ramazan Kutlu
hocaların verdiği bilgiler ile tarihin derinliklerine doğru bir yolculuğa çıkmak, manevi dünyamızda yeni bir pencere açmak, hayatımızda olumlu bir gelişme meydana getirmek amacıyla çıktığımız bu kutsal yolculukta amacına ulaşabilmek için zihnen, kalben, fikren  yoğunlaşarak
umre yapmamız gerektiğine ve günahlardan arınarak, temizlenerek ve hayatında yepyeni, tertemiz bir sayfa açmış olarak bu yolculuktan dönüldüğüne inanıyorum.

Kişinin kendini, yolunu, hayat yolculuğundaki yerini ve sonuçta rabbini tanıması için bu fırsat iyi değerlendirilmelidir. Bunun için başından sonuna kadar bu yolculukta ibadet bilincinin muhafaza edilmesi gerekir. Çünkü bu bilinç kaybedilirse, yapılan yolculuk anlamını yitirir ve manevi açıdan içi boşaltılmış bir seyahate dönüşür.

Böyle bir duruma düşmemek için, ilk insan ve ilk peygamber Hz. Adem (a.s)’den itibaren pek çok ulu’l-azm peygamberlerin Allah’a bağlılık ve teslimiyetine tanık olan kutsal topraklara doğru yola çıkarken bir bakıma kendimizi yeniden keşfetme yolculuğuna çıktığımızın farkında olmalıyız.

Kendimizi, yeryüzündeki görevimizi ve sorumluluğumuzu doğru bir şekilde kavrayabilirsek, yolumuzu şaşırmayız. Kendimiz, çevremiz ve tüm insanlık için yararlı bir insan oluruz.

İnsan olarak, kul olarak herkesin geçmişinde bir takım eksiklikleri, hataları ve yanlış yönelişleri olabilir. Muhakkak ki bunları işlememiş olmayı çok arzu ederiz. Ancak kutsal iklimde içinde bulunulan atmosfer, geçmişte içine düştüğümüz yanlışların ve günahların ağır yükünü atabilmek, geleceğe yönelik olarak da hayatımızda tertemiz bir sayfa açabilmek için büyük bir imkan sunmaktadır. Çünkü Allah’ın insanları affettiği ve duaları, tövbeleri geri çevirmediği mübarek mekanlarda bulunmak, bunun için önemli bir fırsattır. İçtenlikle yapılacak dualarımızın asla geri çevrilemeyeceği bu atmosferleri iyi değerlendirebilmek ve bundan sonraki hayatımız için tertemiz bir sayfa açabilmek için Umre yolculuğumuzun, hayatımızın geri kalan süresi açısından bir sözleşmeye dönüşmesi gerekir. Bu geçmişte işlediğimiz ve islami bir şuurla bağdaşmayan her şeyi silip süpürüp atmak ve hayatımızda yeni bir sayfa açmak üzere yapılan bir sözleşmedir. Tıpkı Mina’da Akabe biatleriyle temel insani ahlaki değerlere bağlı kalacaklarına dair Hz. Peygamber’le sözleşme yapan Medineli sahabiler gibi. Bu sözleşmede kişi, bundan böyle hiç kimseye haksızlık yapmayacağına, kul hakkı yemeyeceğine, kendisine emanet edilmiş olan diğer mahlukat ve ilişkilerini Allah’ın koyduğu sınırlar içerisinde sürdüreceğine, tabiatı ve sosyal çevreyi tahrip etmeyeceğine, yeryüzünü imar edeceğine ve orada bozgunculuk yapmayacağına, Allah elçisinin çizdiği yoldan sapmayacağına, yoldan sapmış insanları kılavuz edinmeyeceğine, İslam’ın ortaya koyduğu güzellikleri insanlara ulaştırmak için çalışacağına, haksızlıklara arka çıkmayacağına, Allah’ın çizdiği sınırları koruyacağına ve onları ihlal etmeyeceğine, iyi bir insan ve iyi bir Müslüman olacağına söz verecektir. Umre yolculuğu böyle bir sözleşmeye dönüştürebildiği takdirde anlam kazanır ve kişinin kendini yenilemesi ve gönül dünyasını arındırmasına vesile olur. Umre yolculuğunu böyle bir mikasın randevusu haline getirebilenler, Umre yolculuğunun içini doldurmuş olurlar.

Umreye gitmek üzere girilen ihram, bu misakin simgesidir. ihram, elbise değildir, ihram, niyet ve telbiyedir. Bir karardır. bir ikrardır. Kibirden, gururdan, kendini beğenmişlikten, bencillikten, gösterişten sıyrılıp ihlası ve   takvayı kuşanmaktır. İhram giysileri, bu kararın dış görüntüsünden ibarettir. Umre yapan kişi ihrama girmekle bu ikrarını ortaya koyar ve bunu telbiye ile seslendirir. Bu ikrarın verdiği heyecanla dağlara, taşlara, vadilere, tepelere ve her karşılaştığı topluluğa kararını haykırır. Telbiye, bu ikrarın sloganıdır. “Buyur, Allah’ım! Senin koyduğun ölçüleri gözeteceğim.” demektir.

Umre yolculuğuna çıkanlar bağlamında, düşünüldüğünde, şeytanın en çok uğraştığı hususlardan biri, bu mübarek yolculuğu sıradan bir yolculuk haline dönüştürmek ve bu kutsal yolculuğun içini boşaltmaktır. İçi boşaltılmış bir tür umre yolculuğundan Allah’a sığınmak gerekir. Bu bakımdan umre yolculuğunun, tertemiz bir milada dönüştürülmesi hedeflenmelidir. Basit bir takım meselelere takılıp kalıp umre yolculuğunu anlamsız hale getirmemeye özen göstermelidir. İbadeti anlamsızlaştıran bu tür bir yolculuğun umrenin işlevini yansıtması düşünülemez. Tıpkı namaz kıldığı halde namazından gafil olanlar ve kıldığı namazı, kendilerini kötülüklerden alıkoyamayanlar gibi. İşte bu sebeple, umre yolculuğumuzun içi boşaltılmış kuru, kupkuru bir seyahat olarak kalmaması ve yalnızca kutsal topraklarda karşılaşılan birtakım olaylarla anılan ve yaşanan hatıraları anlatan kuru bir seyahate dönüşmemesi için, bu randevumuzun hayatımızda yeni ve temiz bir sayfa açma sözleşmesine dönüşmesi gerekir. Bu sözleşme, gizli ve açık her şeyi bilene, her şeye gücü yetene, hiçbir şey bilgisinin ve gücünün dışında kalmayana, sınırsız güç sahibine, kendi kendine yeterli olana karşı teslimiyet sözleşmesi olacaktır. Bu sözleşme bir teslimiyet sözleşmesi olacağı için, şart koşma makamında değiliz. Çünkü ibadet alanı, Allah’ın koyduğu ölçülere teslim olma yeridir. Tıpkı “Rabbi, ona teslim ol, demiş o da, alemlerin Rabbine teslim oldum.” (Bakara, 2/131) ayetinde ifade edildiği gibi bir teslimiyet… Böyle bir teslimiyet kararı taşımadan yapılacak bir umre yolculuğunun, kendisinden beklenen sonuçları ortaya koyması düşünülemez.

Harem iklimi, tövbelerin kabul edildiği bir iklimdir. Tövbe esasen dönüş demektir. Bu dönüşü gerçekleştirmek için umre bize en güzel fırsatı sunmaktadır. Hayatımızdaki yanlışları anlamak, kendimizi kontrol etmek, nefis muhasebesi yapmak için önemli bir fırsattır bu. Kendimizi yenilemek, eksiklerimizi gidermek, iyi bir insan ve iyi bir müslüman olabilmek için bir milattır.

Umreye niyetlenmek, tıpkı hacca niyetle olduğu gibi samimiyeti kuşanmaktır. Samimiyeti kuşanmadan umre yapılamaz. Takva eğitimine girmektir. Bu yolculuğa çıkmak kardeşlik bilincine ermek, insanı insan yapan değerlerin şuuruna varmaktır. Hz. Peygamberin getirdiği evrensel ilkeleri benimseme ve hayata geçirme sürecine girmektir. Bu süreçte kişi bencilliği yenmeyi öğrenecek, kendinden önce başkalarını düşünme anlayışı ve zihniyeti kazanacaktır.
Umre vesilesi ile yapılan Medine-i Münevvere ziyareti de, gönlümüzü Hz. Peygamber’in getirdiği değerlere olabildiğince açma vesilesi olmalıdır. Hz. Peygamberi ziyaret ederken gönlümüz onun getirdiği değerlere kapalı olursa, bu ziyaretin de ne anlamı olabilir? Medine’den İslami duyarlılığımızı bulunduğu noktadan daha ileri taşımış olarak dönmeliyiz.

Her karışı Resûlullah (s.a.v.)’ın ve Sahabe-i kiramın hatıraları ve izniyle dolu bir coğrafyaya yolculuk yaparken aslında onların yaşadığı döneme doğru tarihin  derinliklerine  de   bir   yolculuk
yapmak ve onların İslam namına yaptıkları fedakarlıkları hatırlamak ve İslam’ın bize nice güçlüklerle ulaştığını anlamak ve sahip olduğumuz bu büyük nimetten dolayı Cenab-ı Hakk’a şükretmek ve bu büyük nimetin bize ulaşmasını sağlayanları hayırla yâd etmek gerekir.

İstanbul Atatürk Havaalanında Diyanet görevlilerinin pasaportlarımızı dağıtmasından sonra niyet ederek “İzar” ve “Rida” denilen iki adet ihram örtüsüne büründük. İki rekat namaz kılarak niyet ettik telbiye getirerek ihrama girmiş olduk.

Uçak kalktığında heyecan çoktu. Gidiş rotamızı uçak içindeki ekrandan hem yüksekliği hem de geçtiğimiz güzergahı gösteriyordu.
Ankara-Adana-Ortadoğu ve Medine üzerinden geçerek Cidde havaalanına 3 saat 15 dakika sonra indik. Çok büyük bir hava alanı, giriş pasaport muamelelerinden sonra Mekke’de kalacağımız otele doğru yola çıktık. Mekke’nin ışıkları ve Kâbe’nin görülmesi ile kalp atışlarımız bile değişti. Bavullarımızı otele bırakarak doğru Harem-i Şerif’e doğru gittik. Harem’i Şerif Kâbe’yi çevreleyen mescittir.

İhramlı olan kişiler, içtenlikle dua ederek ve yüce Allah’ı anarak Harem-i Şerif’e yönelirler. Bu gidişimizde telbiye “Lebbeyl Allahümme lebbeyk, lebbeyke lâ Şerike leke lebbeyk, innel hamde Ve’ni mete leke ve‘l-mülk, lâ şerike lek” dua ve diğer zikir cümlelerini hocalarımız okudu, biz tekrarlardık.

Kâbe etrafında tavafa, Hacer-i Esved köşesi hizasından ellerimizin avuç içlerini Kâbe’ye dönerek Bismillah Allah’ı Ekber diyerek şavt etmeye başladık, yedi şavtı tamamladığımızda tavaf tamamlanmış oldu. Daha sonra Tavafın kabulü için iki rekat namaz kıldık. Zemzem kuyusundan akan suyu içtik. Buradan sonra da Safa ve Merve arasında usulüne uygun koşmak, hızlı yürümek anlamına gelen Say yapmaya başladık. Terim olarak Hac ve Umre’de Kâbe’nin doğu tarafındaki; Safa’dan başlayarak Merve’ye dört gidiş, Merve’den Safa’ya üç dönüş olmak üzere bu iki mevki arasındaki gidiş-gelişi çok yoğun kalabalık içinde tamamladık. İki yeşil ışık arasında da erkekler koşar vaziyette canlı olarak yürüdük. Son Merve’de tamamlanan say’ımızdan sonra saçlarımızı kestirdik ve Umremiz tamamlanmış oldu. Tabii umre dışında Kâbe etrafında birçok tavaf yaptık. Yedi defa daha Mekke dışına çıkarak (Mikat) yerinde ihrama niyet ederek 2 rekat namazdan sonra tavaf ve say yaptık. Traş olduk, huzur içinde ibadetlerimizi, namazlarımızı Allah’a dualarımızı yaptık. Mekke dışında Mikat yerleri; Zülhuleyfe, Cuhfe Zatürk,
Karnülnazil ve Yelemlem’dir.

Kaldığımız otel beş yıldızlı Ajyad Makkah Makarım Hotel, yemekler açık büfe, ayrıca Diyanet İşleri Başkanlığı Başmüfettişi Doç. Dr. Yaşar DERİN Mekke’nin tarihi hakkında konferans verdi. Kafile Başkanı İstanbul Müftü Yardımcısı Yusuf İzzettin KONUK ve yine kafile başkan yardımcısı Beylerbeyi Camii imamı Ramazan KUTLU, Tekirdağ Özdoyuran Cami müezzini İbrahim ÖZTÜRK, bütün kafiledekilere yapılan ibadetlerin ve ziyaretlerin en iyi şekilde yapılması için çok yardımcı oldular. Kafilemiz çok uyum içinde, huzurlu, maneviyat içinde Umre ziyaretlerini yerine getirdi.

HİRA (NUR DAĞI):
Hira Mağarası’nı veya Hira Mağarası’nın bulunduğu Nur Dağı’nı ziyaret etmek için otobüslerle bir gün hep beraber gidildi. Mekke’de bulunan bir müslümanın Hz. Peygambere ilk vahyin geldiği Hira Mağarası’nın bulunduğu Nur Dağı’nı en azından uzaktan da olsa seyretme imkanı bulduk.

SEVR MAĞARASI:
Sevr Mağarası Yemen yolu üzerinde, Mekke’ye 5 km uzaklıktadır. Hicret sırasında Resullullah (s.a.s), Hz. Ebubekir (r.a.) ile birlikte müşriklerden korunmak amacıyla içine girerek sığındıkları ve üç gün kaldıkları yere Sevr Mağarası denmektedir. Mekke’nin güney batısında yer almakta, hayli yüksektir. Yürüyerek 2,5 saatte tırmanarak çıkılmaktadır. İki, üç kişinin sığabileceği Sevr Dağı’nın tam tepesinde bulunmaktadır. Kur’an-ı Kerim’de bu mağara zikredilmektedir. (Tevbe Sûresi, 9/40)

Mekkelilerin kendisine suikast düzenleyeceği haberini alan Hz. Peygamber, sıcak sebebiyle herkes öğle uykusundayken Hz. Ebubekir’in evine gelir. Ona, kendisine hicret emri verildiğini söyler. Gerekli hazırlıklar yapıldıktan sonra ikisi, doğru Sevr Dağı’nın zirvesine çıkarlar. Aslında Medine’ye hicret etmelerine rağmen, sırf suikastçıları şaşırtmak için strateji gereği Medine istikametinde değil de, tam ters istikametteki Sevr’e tırmanırlar.
Allah resülu, her zaman olduğu gibi bu seferinde de her türlü tedbiri almıştır. Yol arkadaşı olarak Hz. Ebubekir’i seçmiş, ücretini ödeyerek onun devesini almış, yol için gerekli yiyecek ve su hazırlanmış, kılavuz tutulmuş, arkalarından izlerini kapatmaları için bir davar sürüsü ayarlanmış ve Mekke’den günlük haber getiren bir haberci kullanılmıştır. Bütün bu tedbirlerden sonra Sevr Dağı’nın zirvesindeki bir kaç kayanın üzerini kapattığı, üç tarafı insan girebilecek kadar açık olmasına rağmen mağarayı andıran büyükçe bir kayanın altına gizlenmişlerdir. Ancak, her tarafta onları arayan müşrikler üç gün sonra mağaranın ağzına gelmişlerse de, Allah bu iki hicret yolcusunu korumuştur. Kur’an, bu sahneyi şöyle anlatmaktadır:

“Hani, o ikisi mağarada iken arkadaşına:‘Üzülme Allah bizimle beraberdir’ diyordu. Tam o sırada Allah ona serinkanlılık indirdi ve onu sizin görmediğiniz ordularla destekledi. Kafirlerin planını da alaşağı etti…” (Tevbe Sûresi, 9/40)

Buradan anlaşılıyor ki, Hz. Ebubekir, müşriklerin Hz. Peygamber’e bir zarar vermesinden korkmuş, Peygamberimiz ise, onu Allah’ın kendileriyle beraber olacağını hatırlatarak teskin etmiştir. Gerçekten bu kadar tedbiri aldıktan sonra Allah’a tevekkül etmekten başka çareleri olmayan bu iki kulundan Yüce Allah yardımını esirgememiş, elçisine önce “Serinkanlılık” indirmiş, ardından da O’nu “görünmeyen ordularıyla” destekleyerek korunmuştur. Kimsenin göremediği ve mahiyetini bilemediği bu ordular, müşriklerin mağaranın ağzından geri dönmesini sağlamıştır. Onların gitmelerinden sonra bu iki yolcu Medine yolculuğuna devam etmişlerdir.

ARAFAT:
Kelime olarak Arafat, “Bilme, anlama, tanıma ve güzel koku” gibi manalara gelen bir kökten gelmiştir. Dünyanın her tarafından gelen insanların bu yerde birbirleriyle görüşüp tanışmaları veya günahlarını itiraf ederek Allah’tan af dilemeleri, affedilmelerinden sonra günah kirlerinden temizlenip Allah katında güzel bir
kokuya sahip olmaları sebebiyle Arafat’a bu adın verildiği ileri sürülmüştür.

Umre ibadeti, Kâbe’yi tavaf ve Safa-Merve arasında Sa’y ile gerçekleşir. Umre’de, ibadet olarak Arafat Müzdelife ve Mina’da yapılacak herhangi bir iş ve davranış yoktur. Ancak Umre ibadeti için Mekke-i Mükerreme’ye gelenler, Hac ibadetinin en önemli rüknü olan Arafat vakfesinin yapıldığı yeri ve Haccın vaciplerinden olan Müzdelife vakfesinin yapıldığı yer ile cemeratın icra edildiği Mina’yı ziyaret etmek isterler. İbadete ilişkin olarak buralarda yapılacaklar, hac ibadeti ile ilgilidir. Haccın en önemli rüknü olan Arafat Vakfiyesi, Arafat’ta gerçekleştirilir. Hac’da ayrıca Müzdelife Vakfiyesi de vardır. Bunun yanında Mina’da yapılacak birtakım fiil ve davranışlar da yine hac ibadetine ilişkindir.

Arafat, insanların geçici yurdu dünya ile ilk buluştuğu noktadır. İnsanlığın başladığı yerdir. Adeta Hz. Peygamber (s.a.s)’in Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi mahiyetindeki Veda Hutbesini okuduğu yerdir. Bu kutsal mekanı ziyaret ederken, kişi kendini daha iyi tanımak, yolunu daha iyi tanımak, hayat yolculuğundaki yerini tanımak ve sonuçta rabbini tanımak için neler yapılabileceği, bundan böyle, nasıl bir yol izleyeceğini düşünmelidir. Çünkü insan olarak, kendini, yeryüzündeki görevini ve sorumluluğunu doğru bir şekilde kavrayabilen kişiler yolunu şaşırmaz. İnsan olarak kendimizi tanıyamazsak, yolumuzu şaşırırız. Sonuçta hem kendimize hem de çevremize ve diğer yaratılmışlara karşı zararlı bir unsur haline geliriz. İnsanlık tarihinde en acımasızca, en kirli, en kötü yönelişlere de tanık olmak mümkündür. En güzel en erdemli yerimizin bu güne kadar neresi olduğunu keşfedip bundan sonra neresi olması gerektiğini belirleyebilmektedir. Bunun için Arafat önemli bir fırsattır. Çünkü Arafat marifettir. Arafat tepesine çıkarken süslü develer ziyarete gelenlerin çok ilgisini çekiyor. Tepeye çıkarken Suudi Arabistan’a dışardan gelen özellikle Bangladeşli kolu kesik vs. birçok dilenen insanların çıkış yolu merdivenlerinde bulunmaları çok üzücü bir olaydı.

Cebel-i Rahme, Arafat’ın doğu tarafında Hz. Peygamber (s.a.s)’in eteğinde Arafat vakfesini yaptığı tepeciktir. Allah Resulü (s.a.s.) Arafat Vakfesi sırtını Rahme dağına verip Kıble’ye dönerek bu tepeceğin eteğinde yapmıştır. Bazı rivayetlerde burası Adem (a.s) ile Havva validemizin Cennetten indikten sonra dünyada ilk defa buluştukları yer olarak anlatılmaktadır.

Rahmet dağı, Arafat düzlüğündeki yegâne tepeciktir. Dağın tam tepesinde dikdörtgen bir sütun bulunmaktadır. Bu sütunun dini bir niteliği yoktur. Bu tepeye tırmanmak da sünnet değildir. Bu tepeceğin eteğinde yer alan ve Osmanlılardan kalmış bulunan eserler izale edilmiş, buradaki sebillerden kalan son çeşme de 2005 yılında kaldırılmıştır. Halen bu tepenin yanında Osmanlı döneminden kalma yıllık bir su deposunun kalıntıları ve diğer bazı kalıntılar bulunmaktadır.

NEMİRE MESCİDİ:
Arafat’ta bulunan büyük bir camidir. Arife günü öğle ve ikindi namazları cemaat-i Kübra (Büyük Cemaat) ile cem-i takdim (usulüne göre birleştirilerek) bu camide kılınır ve burada hutbe okunur.

Veda haccında Allah’ın elçisi (s.a.s.) için burada bir çadır kurulmuş ve Hz. Peygamber burada namaz kılıp hutbe okumuştur. Daha sonra buraya etrafı duvarlarla çevrilerek bir sahra mescidi yapılmış ve bu cami tarih boyunca pek çok defalar yenilenmiş ve genişletilmiştir.

Son haliyle içinde yaklaşık üç yüz bin kişinin namaz kılabileceği altı minareli, bazı yerleri iki katlı bir cami haline gelmiştir.

MÜZDELİFE VE MEŞ’AR-I HARAM:
Müzdelife, Harem sınırları içinde Arafat ile Mina arasında kalan bir bölgenin adıdır.

Haccın vaciplerinden müzdelife vakfiyesi burada yapılır. Kur’an-ı Kerim’de geçen Mesar’-ı Haram da buradadır. Hacılar, arafat dönüşü gece müzdelifede akşam ve yatsı namazlarını birleştirerek kılarlar.

İnsanların toplandığı bir yer olması münasebetiyle buraya müzdelife dendiği rivayet edilmektedir. Başka bir rivayete göre, Hz. Adem ile Hz. Havva burada birleştikleri için buraya Müzdelife denilmektedir.

Müzdelife ziyareti sırasında kişi, yüce Allah’ın hayatında ne derece andığının bir muhasebesini yapmalıdır. Çünkü müzdelife’deki Mesar-ı Haram, Kur’an’da insanların Allah (c.c.) çokça zikretmeleri emriyle birlikte geçmektedir. Allah Resulü (s.a.s.) burada akşam ve yatsı namazını birleştirerek kıldırmış, sonra da Kuzah Dağı’nın eteğinde istirahat buyurmuştur. Sabahleyin de burada vakfe yapmıştır.

Kuzah Dağı, bugün Meşar-i Haram Mescidi olarak anılan mescidin yakınında yer almaktadır. Eskiden Müzdelife gecesi burada ateş yakılırmış.

Müslümanın övgüye layık en önemli niteliklerinden biri her daim Allah’ı anması, ve O’nu unutmamasıdır. Yüce Allah “Beni anın ki ben de sizi anayım…” (Bakara Sûresi, 2/152) buyurmaktadır. Gerek genişlik ve rahatlık zamanlarında ve gerekse sıkıntılı ve zor zamanlarda Allah’ı anan kişi, her zaman Allah’ın yardımını yanında bulur. Müzdelife bu nitelik karşısındaki konumumuzu değerlendirme yeridir. Bu bakımdan “…Arafat’tan ayrılıp (sel gibi Müzdelife’ye akın ettiğimizde Mes’ar-ı Haram’da Allah’ı zikredin. O’nu, size gösterdiği gibi zikredin…” (Bakara Sûresi, 2/198) ayetinde özellikle, Allah’ı üzerinde anmamız zikredilen Müzdelife’yi ziyaret ederken O’nu anma ve unutmama konusundaki konumumuzu gözden geçirmeli, bu açıdan bir nefis muhasebesi yapmalıyız.

MİNA:
Arafat’tan Mekke-i Mükerreme’ye doğru yol alırken Müzdelife’den sonra Mina’ya gelinir. Mina, etrafı dağlarla çevrili bir vadidir. Doğudaki başlangıcı Vadi-i Muharir, batı sınırı ise Akabe’dir. Mescid-i Haram’dan yaklaşık iki km. uzaklıktadır.   Mescid-i Haram’ın kuzeydoğusuna düşer.

Zilhicce’nin sekizinci günü hacılar sabah namazını Harem’de kıldıktan sonra Mina’ya hareket ederler. Zilhicce’nin dokuzuncu günü öğle, ikindi, akşam, yatsı ve Zilhicce’nin dokuzuncu günü sabah namazını burada kılarak Arafat’a hareket ederler. Arafat dönüşü de Zilhicce’nin onuncu, on birinci ve on ikinci günleri burada kılınır ve Hac menasikinden cemaatle taş atma, kurban kesme ve traş olma fiil ve davranışları burada yerine getirilir.

Allah Resûlü (s.a.s.) Mina’da, Mescid-i Hayf’ın bulunduğu yerde kalmış ve orada namaz kılmış, hutbe okumuş ve traş olup kurbanlarını kesmiştir. Günümüzde Mina, bir çadır ve kent haline gelmiştir. Hacılar için buraya modern ve kalıcı çadırlar yapılmıştır. Bu çadırlarda hacılar, rahat bir şekilde kalabilmektedirler. Hacıların bu çadırlarda kalacağı günlerde doğal ihtiyaçlarını rahat bir şekilde karşılayabilecekleri düzenlemeler yapılmaktadır.

Mina’nın başlangıç noktasındaki Muhassir bölgesi, filleriyle Kâbe’yi yıkmak üzere gelen Ebrehe ordusunun, sürü sürü kuşlar tarafından atılan taşlarla hüsrana uğratıldığı yerdir.

Mina; aşırı istek, arzu demektir. Mina, Hz. İbrahim ile oğlu İsmail’in Allah’a olan aşklarının sınandığı yerlerdir. Bu sınav’da Hz. İbrahim, ahir ömründe kendisine   verilen   biricik  oğlunu
Allah için kurban etmek; İsmail ise, bu uğurda canını vermek gibi çok ciddi bir sınavdan geçmektedirler. Bir tarafta Allah’ın emri ve aşkı, diğer tarafta ciğerparesi vardır ve her ikisi de sınanmaktadır. Allah’ın sevgisi mi, evlat sevgisi mi? Allah sevgisi mi, yaşama arzusu mu?

Hz. İbrahim, durumu oğluna açar ve görüşünü sorar. Hz. İsmail’in cevabı ise kısa ve nettir:“Babacığım! Sana emredileni yap!.. Beni sabredenlerden bulacaksın!” (Saffât Suresi, 37/102) Bu cevap üzerine Hz. İbrahim, sevgili oğlunu Allah yolunda kurban etmeye karar verir ve Mina yolunu tutar. Allah’ı her şeyden, herkesten daha çok sevdiğini Allah’a olan aşkının her şeyin üstünde olduğunu ispat etmek üzere çıkar yola. Ancak, peygamber de olsa baba olabilmek için neredeyse tam bir asır bekleyen bir insan olan Hz. İbrahim’in karşısına o esnada şeytan çıkar. Bu kez, bir tarafta Allah’ın emri diğer tarafta şeytanın vesvesesi vardır ve İbrahim’i kararlılık ağır basar. Hz. İbrahim, tercihini Allah sevgisinden, ebedi aşktan yana kullanır. Kendisini Allah’a yaklaştıran yolda karşısına çıkan şeytanı bu gün taşlamanın yapıldığı yerlerde defalarca taşlar. Neticede baba-oğul ikisi de Allah’ın emrine teslim olurlar ve bu ağır sınavı kazanırlar. (Saffât Suresi, 37/103-107)

İşte Mina, can, mal, mülk, mesken, evlat, eş, kardeş, ticaret, aşiret, mevki, makam, rütbe vb. fani sevgilerin aşıldığı, Allah sevgisinde zirveye ulaştığı yerdir. Mina’yı ziyaret ederken iç dünyamızı bir gözden geçirmeli ve Allah sevgisi karşısındaki konumumuzu bir değerlendirmeye tabi tutmalıyız. Allah sevgisi mi, diğerleri mi? Bize verilen nimetler ve imkanlar, bizleri Allah sevgisine mi götürüyor, yoksa O’nun yolunda birer engel mi teşkil ediyor? Diğer bir ifade ile kişi, Hz. İbrahim ve İsmail misali, en çok sevdiği varlıklarını, Allah sevgisi uğruna feda edebiliyor mu? Bu noktada Allah’ın müjdesine mi itibar ediyor, yoksa şeytanın vesvesesine mi? Aslında Hz. İbrahim ile oğlunun sınavıyla bu gün bizim sınavlarımız pek farklı değildir. Ancak Hz. İbrahim’i tavır takınmanın çok zor olduğu şüphe yoktur. Bu zorlu sınavda diğer sevgiler ağır basıyorsa, burada yapılacak şey, Allah’tan istiğfar dilemektir. Nitekim ayette de Allah’tan bolca bağışlama dilenmesi emredilmektedir.

AKABE:
Mina’da bulunan Cemri-i Kübra (Büyük Şeytan)’dan Mekke-i Mükerreme istikametine doğru az ilerde sağ tarafta bir mescit bulunmaktadır. Bu mescide Akabe Mescidi veya Biat Mescidi denmektedir. Bu mescidin bulunduğu yerde tarihin akışını değiştiren biat olayı yaşanmıştır. Bu büyük olayın anısına yapılan bu mescid, tarih boyunca birçok defa yenilenmiştir. Bizim için önemli olan, bu mescidin bulunduğu yerin hatırasıdır. Burası, hac mevsiminde Medine’den gelen Sahabilerin Resûlullah (s.a.s) ile buluşarak O’na biat ettikleri yerdir. Bilindiği gibi Resulullah (s.a.s.) bütün benliğiyle insanları hidayete ulaştırmak için çabalıyordu. Bu hususta elinden gelen bütün gayreti gösteriyordu. Resulullah (s.a.s.)’ın uzun süren bu gayretleri nihayet önemli bir karşılık bulmuştu. Bir hac mevsiminde Peygamber Efendimiz (s.a.s.) Yesrip’ten gelen ve Hazrec kabilesine mensup bulunan altı kişiyle karşılaştı ve onlara İslam’ı tebliğ etti. Bu kişiler son bir peygamber geleceğini Yahudilerden duymuşlardı. Bu Hazrecliler, Allah Resulu (s.a.s.)’nün davetini kabul ettiler ve Müslüman oldular.

Bir sene sonra Medine’den on iki kişi Müslüman olarak gelip Allah Resulü’ (s.a.s.) nu burada biat ettiler. Bu yapılan biata ‘Birinci Akabe Biatı’ denildi. Bu biattan sonra, Resulullah (s.a.s), Musab b. Umeyr (r.a)’ı Kur’an-ı Kerim’i ve İslam’ı onlara öğretmek üzere görevlendirerek yanlarına verdi.

Musab b. Umeyr (r.a.)’ın ve bu sahabelerin gayretleri sonucu ertesi sene, Medine’den yetmiş iki erkek ve iki de kadın, Allah Resulü (s.a.s.)’ne biat ederek onu canları, malları ve ırzları gibi koruyacaklarına söz verdiler.
Ayrıca    Resulullah    (s.a.s.)’ı Medine’ye hicret için davet ettiler. Bu buluşma ve Medinelilere verdikleri söz ile nasıl büyük bir tehlike ile karşı karşıya geleceklerini anlatmıştır. Verdikleri sözün ne anlama geldiğini açıklayarak, Allah Resulü (s.a.s.)’nü koruyamayacaklarsa onu Medine’ye çağırmamalarını ve Mekke’de tebliğine devam etmesinin gerekliğini söylemiştir. Onlar, biatlarının ne anlama geldiğini bildiklerini ve İslam için bütün bu tehlikeleri göze aldıklarını söyleyerek söz verdiler.

Bu biatla hicretin de yolu açılmış oldu ve tarihin akışını değiştirecek büyük değişim süreci hız kazandı. Bu, İslam dininin insanlara ulaştırdığını, bunun için ne kadar sıkıntılar çektiğini ve ilk müslümanların islam için nasıl hayatlarını, mallarını, canlarını ve her şeylerini ortaya koyduklarını hatırlamalı ve İslam için ne yapıp yapmadığı hususunda kendi konumunu bir kez daha gözden geçirmelidir.

Akabe biatları Medineliler için hayatlarının olumlu anlamdaki en büyük değişimi idi. Acaba kutsal iklime yaptığımız yolculuk olumlu anlamda bizim hayatımızda ne gibi bir değişim meydana getirecektir. Bundan böyle Hz. Peygamberin getirdiği evrensel ilkeleri benimseme ve hayata geçirme bağlamında hayatımızda herhangi bir gelişim olacak mıdır? İşte Akabe’de bunun muhasebesi yapılmalıdır.

Hayf Camii (Mescidi Hayf) ve Çin Mescidi (Mescid-i Çin) kapalı olduğu için ziyaret edemedik.

MUALLA KABRİSTANI (CENNETU’L MUALLA):
İçinde Hz. Hatice validemiz de dahil olmak üzere pek çok sahabinin defnedilmiş bulunduğu Mekke’nin en eski Kabristanı Hz. Peygamberin oğulları Kasım ve Abdullah da burada defnedilmiştir. Ayrıca Ebu Talip ve Abdulmuttalip de bu kabristanda bulunmaktadır. Osmanlı döneminde başta Hz. Hatice validemiz olmak üzere bazı sahabelerin     kabirleri      üzerinde
kubbeler bulunmaktaydı. Kanuni, Hz. Hatice (r.a.)’nin kabri üzerine büyük bir kubbe yaptırarak buraya bir de türbedar tayin etmiştir. Mekke-i Mükerreme, Suud devletinin yönetimine geçtikten sonra kabristandaki kubbeler yıkılarak mezarlar düzenlenmiştir.

PEYGAMBER EFENDİMİZİN DOĞDUĞU EV (MEVLİD-İ NEBİ):
Harem-i Şerif’in kuzeyinde Safa-Merve’de say yaptıktan sonra traş olmaya çıktığımızda hemen yıkılan binaların arasında kalmıştı. Etrafta 2500 adet yıkılan binaların yerine, yenileri yapılıyordu. Peygamber Efendimizin evini ziyaret etme imkanı olmadı. Hem kapalı idi, hem de şimdilerde kütüphane olarak Mekke Evkâf idaresine devredilmiştir.

Burada Allah Resülünün dedesi Abdulmuttalib’in evi vardı. Sonra oğulları arasında paylaştırılmış ve bugünkü Mevlid-i Nebi’nin yani kütüphanenin bulunduğu yer, Allah Resülü (s.a.s.)’nün babasına verilmiş, ondan da Resülü Ekrem (s.a.s.)’ne intikal etmiştir. Buraya ‘Peygamberin doğduğu yer’ anlamında ‘Mevlid-i Nebi’ denmektedir.   Tarih     içerisinde
Peygamber Efendimizin doğduğu ev bir çok defa el değiştirmiş, sonunda Harun Said’in annesi Huzeyran Hanım burayı satın alıp mescide dönüştürmüştür. Tarih boyunca bir çok defa tamir edilmiştir. Bugünkü yapının, Kanuni Sultan Süleyman zamanında yapıldığı ifade edilmektedir. Eski bina yıkılarak yeniden yapılmak suretiyle şimdiki haline getirilmiştir. Daha sonraları kütüphane haline getirilen bina şu an kapalı durmaktadır.

HUDEYBİYE:
Kâbe’deki ibadetlerimizden boş zamanımızı Diyanet yetkilileri otobüsler temin ederek 17 km. mesafedeki Cidde yolu üzerinde Harem sınırı dışındaki Hudeybiye Kuyusu mevkiine götürdüler. Burası Hudeybiye anlaşmasının yapıldığı yer ve Sahabe-i Kiram’ın Resulullah (s.a.s)’e hayatlarını ortaya koyarak biat etmesi ve bu biatın Kur’an-ı Kerim’de yer almasıdır.

Kafilemiz Hudeybiye’ye giderken bir de deve çiftliği ziyaret programımız vardı. Hudeybiye, Resulullah (s.a.s.)’ın Mekke müşrikleri ile anlaşma yaparak İslam devletinin önündeki en önemli engellerden birinin kalkmasını sağladığı yerdir. Mekke-i Mukerreme’ye 17 km. mesafede yer alan Hudeybiye şimdiki tanımlama ile Cidde yolu üzerindedir. Buranın önemi, Müslümanların burada Mekkeli müşriklerle yaptıkları Hudeybiye antlaşması ve Sahabe-i Kiram’ın Resulullah (s.a.s.)a hayatlarını ortaya koyarak biat etmesi ve bu biatın Kur’an-ı Kerim’de yer almasıdır. Burada yapılan Hudeybiye antlaşması ile Mekkeli müşrikler, Medine’de kurulmuş bulunan İslam devletini resmen tanımış oldular.

Deve çiftliği ziyaretimizde yüzlerce çöl ortasındaki deve ve yavruları arasına girdik. Yavrusu olan bir deveden başındaki görevliler, süt sağdılar. Kafilemizdeki herkes sıcak sütten her derde deva diyerek içtik.

CİRANE:
Cirane, Taif ile Mekke-i Mükerreme arasındadır. Mekke-i Mükerreme’ye 30 km uzaklıktadır. Allah Resulü (s.a.s.)’nün Huneyn’den sonra umre yapmak için ihrama girdiği yerdir. Resulullah (s.a.s.)’ ın Cirane’de bir süre kalmış olması ve oradan ihrama girerek umre yapmasının hatırasına buraya sonradan bir mescid yapılmıştır.   Burada   bir  de  su kuyusu
bulunmaktadır. Günümüzde Cirane bir yerleşim haline gelmiştir.
Mekke’deki bu mükemmel organizelerden fırsat buldukça özellikle akşamları Ten’imdeki Hz. Aişe Mescidine giderek ihrama girdik, normal program dışında da dört umre yaparak yedi umre ile sayısız Kâbe etrafında tavaf yaparak Mekke’deki ibadetlerimizi tamamlayarak Medine’ye otobüslerle hareket ettik.

MEKKE-MEDİNE YOLCULUĞU

Mekke’yle Medine arası yollar;
Çizik çizik, hasret yarası yollar.
Vardığı her nokta yine başlangıç;
Gidgide Allah’a varası yollar,
Mekke’yle Medine arası yollar…
Nacip Fazıl Kısakürek

Hac veya umreye giden herkes, genellikle Mekke-i Mükerreme ile Medine-i Münevvere arasında yolculuk yapmaktadır. Önce Mekke-i Mükerreme’ye gidenler oradan çoğu zaman kara yoluyla intikal etmektedirler.

İbadet amacıyla yapılan bu yolculukta Hz. Peygamber (s.a.s.)’in uğradığı, konakladığı ve hatıraları ile dolu pek çok yerlerden geçilmektedir. Bu bakımdan bu yolculuğun sıradan bir yolculuk gibi geçirilmemesi, Hz. Peygamber (s.a.s.)’den ve Sahabe-i Kiram’dan pek çok hatıralar ve izler taşıyan yerlerden geçerken onların güzel yollarının, cihad ruhlarının ve güzel ahlaki niteliklerinin, fedakarlıklarının ve İslam için yaptıklarının hatırlanması gerekir. Yollarını fedakarlıklarını ve Resûlullah’(s.a.s.)a bağlılıklarını kendimize örnek almamız gereken Sahabe-i Kiram’dan bir takım yansımalara makes olabilme arzusu ve iştiyakı ile Mekke ile Medine arasında seyahat edilmelidir.
Mekke-i Mükerreme’den Medine-i Münevver’e istikametine doğru yola çıkınca; yol boyunca hatırlamamız uygun düşecek bazı hadiselerin cereyan ettiği yerler bulunmaktadır. Mekke-i Mükerreme’deki pek çok izlerin yanında Mekke-i Münevvereme’den ayrıldığımız andan itibaren yol boyunca Asr-ı Saadet’ten itibaren varlığını zamanımıza kadar sürdüren bir takım izlerle de karşılaşırız.

HUBEYB VE ZEYD (R.A)’İN ŞEHİT EDİLDİĞİ YER:
Reci olayında Müşriklerin öldürmeyeceklerine dair sözlerine güvenip teslimi olan üç sahabiden biri olan Abdullah (r.a) Zohran’da bağlarından kurtulmayı başarmış ve orda da vurularak şehit olmuştu. Hübeyb b. Adiy ile Zeyd b. Desine ise Mekkeli müşriklere teslim edildiler. Mekkeli müşrikler onlardan Bedr’in intikamını almak istiyorlardı. Zeyd b. Desine’yi Ten’im’e getirdiler Harem’in dışına çıkardılar. Zeyd (r.a.) bir direğe bağlandı. Müşrikler gelip çevresini sardı. Önce uzaktan ok atarak onu yara içinde bıraktılar. Zeyd, acılar içerisinde kıvranırken topluluğun içinde bulunan Ebu Süfyan kalabalıktan ayrılarak yanına geldi ve ona; ‘Zeyd, Allah için söyle! Şu anda Muhammet’in buradaki olmasını senin yerine onu öldürmemizi senin de evine çoluk çocuğun ile birlikte olmanı ister miydin?’ diye sordu.

“Vallahi evimde rahat oturabilmek için Muhammed (s.a.s.)’in şu anda bulunduğu yerde ayağına acı verebilecek bir diken batmasını bile istemem.”

Bu sözleri duyan Ebu Süfyan, “Arkadaşlarının Muhammed’i sevdiği kadar hiç bir insanın bir başkasını sevdiğini görmedim.” demiştir.

Zeyd b. Desine orada işkence ile şehit edilmiştir. Hubeyb (r.a.)’de bir süre hapsedildikten sonra aynı şekilde Ten’ime çıkarılarak işkence ile şehit edilmiştir.

RECİ OLAYININ GERÇEKLEŞTİRİLDİĞİ YER:
İslam’ı öğretmek ve Kur’an nuruyla insanları tanıştırmak üzere yola çıkmışlardı. Altı kişi idiler. Başlarında Asım b. Sabit (r.a.) vardı. Peygamber Efendimiz tarafından görevlendirilmişlerdi. Hz. Peygamber (s.a.s.), kendilerine İslam dinini öğretecek kişiler isteyen bazı Arap Kabilelerine Kur’an-ı ve İslam’ı öğretsinler diye onlara görev vermişti. Medine-i Münevvere’den ayrılan altı kişilik bu sahabi grubu, Mekke-i Mükerreme yakınlarındaki Usfon’a vardıklarında ihanete uğradılar. Huzeyl Kabilesinin Beni Uhyan koluna mensup kişiler, yüz kişilik bir birlikle Reci mevkiinde bir su başında onları kuşattı. Müşriklerin geldiğini gören bu altı seçkin insan orada bulunan bir tepecikte sırt sırta vererek şehit oluncaya kadar savaşma pozisyonuna geçtiler. Müşrikler, teslim olurlarsa hiç birini öldürmeyeceklerine dair söz verdiler. Mevcut çaresizlik içinde aralarından Zeyd b. Desine, Hubey b. adiy ve Abdullah b Târık verilen söze güvenerek teslim oldu. Asım b. Sabit, Mersed b. Ebi, Mersed ve Halil b. Bükeyr ise teslim olmadılar. Asım b Sabit (r.a.) şehit edilmeden önce; “Allahım, durumumuzu elçine (s.a.s) haber ver” diyerek şöyle dua etti:“Allah’ım! Ben senin dinini koruyor ve onu savunuyorum. Sen de benim etimi, kemiğimi (bedenimi) koru. Allah düşmanlarından hiçbirisinin ele geçirmesine fırsat verme!” Sonra ileri atılıp vuruşarak iki arkadaşıyla birlikte şehit oldu. Teslim olanlar ise ihanete uğradılar. Müşrikler sözünde durmadı. İçlerinden biri kendilerinin Mekkeli müşriklere teslim edilmek üzere götürüleceklerini anlayınca bağlarından kurtularak çarpışa çarpışa şehit oldu. Diğer ikisi ise Mekkeli müşriklere teslim edildi ve işkenceyle şehit edildiler.

Rivayetlere göre Uhud savaşında öldürdüğü müşrikler neredeyse Mekkelilerin Asım’ın cesedini elde etmek istediklerini, bunun için mukâfatlar vaat ettiklerini öğrenen Huzaalılar ilginç bir şekilde Asım (r.a.)’ın cesedini bir türlü elde edememişlerdir. İlk önce bir arı kolonisi şehidin cesedine kimseyi yaklaştırmamış, daha sonra da şiddetle yağan yağmur suları cesedi almış götürmüş ve şehidin cesedi asla bulunamamıştır.

MEDİNE-İ MÜNEVVERE:
Mekke’den otobüslerle yapılan 3 saatlik bir yolculuktan sonra Medine’ye geldik. Medine’ye 50 km. yaklaştığımızda hurma bahçeleri ile yeşillikler başladı. Mekke’deki ibadetlerimizden sonra da Medine’de Hz. Peygamberi ve Mescidini ziyaret edeceğimiz için heyecanlı idik. Otelimiz Ramada’ya yerleştik. Daha sonra da Mescid’i Nebevi’yi ziyarete gittik. Bu ziyaret ile ilgili Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır. “Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamber’in sesinin üstüne yükseltmeyin. Birbirinize bağırdığınız gibi, Peygamber’e de yüksek sesle bağırmayın; yoksa siz farkına varmadan amelleriniz boşa gidiverir.” (Hucurat, 49/2)

“Andolsun, Allah’ın Resûlü’nde sizin için; Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman, Allah’ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır.” (Ahzâp Suresi, 33/21)

Medine, bir özlemdir. Medine’ye duyulan özlemin altında yatan, peygambere duyulan özlemdir. Onun getirdiği değerlere duyulan hasrettir. Fakirlerin, kimsesizlerin, yoksulların, dulların, yetimlerin hiç bir zaman geri çevirilmediği makama; sevgi, ilgi ve cömertlik kapısına duyulan özlemdir. İnsana verilen değere, gönülleri kandıran Hikmet Kapısına duyulan özlemdir. Kardeşliğe, dostluğa ve samimiyete duyulan özlemdir.

Kibir, gurur, kendini beğenmişlik, başkalarını küçük görme, gösteriş, bencillik, kin, nefret, haset, yalan, dolan gibi dalgalarla hiç tutmazmış Mescid-i Nebevi’nin frekansları. Bilenlerin anlattıklarına göre, işlenen günahlardan dolayı duyulan pişmanlık, tövbe, istiğfar, mahviyet, yapılan kötülüklerden ötürü duyulan mahcubiyet, ihlas, samimiyet, içtenlik, manen arınma tutkusu ve günahlara dönmekten ateşe girmekten korkarcasına endişe duyma gibi özelliklerle tutarmış Mescid-i Nebi’nin bu manevi atmosferinin frekansları. Mü’minler denizinde bir damla olmanın heyecanını yaşayanların ve bu denizin bir damlası olmayı nasiplerin en büyüğü sayanların frekansı tutarmış peygamber mescidindeki manevi atmosferin frekanslarıyla. Mü’minlerin derdiyle dertlenmeyen, kendisi için istediğini mü’min kardeşi için de istemeyen, komşusu aç iken tok yatan ve Allah için sevmeyenlerinki ise tutmazmış.
Kafilemiz ile beraber vakit namazlarında hep Mescid-i Nebevi’ye geldik. Özellikle Peygamber efendimizin Ravza’yı ziyaret ettik. Cennet bahçesinde günün vakit namazları dışında hep orada kalarak dualar ettik. Hz. Peygamber’in evi ile mimberi arasında iki rekat da olsa nafile namazı kılarak ibadetler ettik. Hz. Peygamber’in dünyada en yakın dostları olduğu gibi, ebedi istirahat yanında da yanı başında bulunan Hz. Ebubekir ile Hz. Ömer’e de selam vererek dualar ettik.

Ziyaretlerimiz sırasında Tekirdağlı hemşerilerimiz ile karşılaşmak öyle güzel bir duygu ki anlatılmaz. Tekirdağ’ın tanınmış iş adamlarından İsmail ÖZCAN ve Arif ÖZCAN’ı görmemiz bizleri çok duygulandırdı. Ayrıca 27 yıldır Mekke’de Toyoto Servis Sorumlusu olarak çalışan Zahit USTA’nın bizlere gösterdiği yakınlık, bizleri meşhur “El Beyik” tavukçusuna götürmesi çok iyi Türk misafirperverliği olarak memnun olduk. Alışverişlere gelince, elektronik eşyalar çok ucuz. Türkiye’deki fiyatların üçte biri. Hurma pazarı ve hurma bahçesine gittik. Çeşitli hurmalar var, en iyisi olarak Medine hurmasından aldık.

Mescid-i Nebevi’nin hemen yanında bulunan Baki Kabristanı (Cennetu’l Baki)’ye gittik. Biz orada iken İranlı kadınlar içeri giremiyorlardı. Bizden sonra çok izdiham olduğu için ziyarete girdiklerini öğrendik.
Medine-i Münevvere, Hz. Peygamber oraya hicret etmeden önce yesrip diye anılırdı. Merkezinde uzun yıllar birbirleriyle kavgalı olan Evs ve Hazrec kabileleri ile etrafında bir çok Yahudi kabilesinin yaşadığı eski bir yerleşim merkezi idi. Başta hurmacılık olmak üzere, ziraatın hakim olduğu bitki örtüsü, iklimi, havası ve suyuyla gayet güzel bir mekân idi.

Burası, Evs ve Hazrec’den gelen birçok bahtiyar insanın I. ve II. Akabe bey’atlarında Hz. Peygamber’e bey’at etmeleriyle İslamla tanışan, daha sonra Mekkeli bir çok muhacirin sığınağı ve hicret yurdu olan, halka halka yayılması sebebiyle İslam’ın parlayan merkezi oldu. Yesrib iken, Hz. Peygamber’in hicret etmesiyle El-Medinetu-l-Münevvere oldu. Yani Allah’ın nuruyla, din ile aydınlanan şehir… Din, medeniyet ve Medine kavramlarının aynı kökten gelmeleri ve aralarındaki mana ve muhteva birlikteliği sebebiyle din ve medeniyetin yeni beşiği ve nihayet Hz. Peygamber’in oraya yerleşmesiyle “Medinetü’n Nebiyy’ yani Peygamber şehri’ne dönüşen hicret yurdu.

Medineliler tarafından tarifi imkansız bir sevinçle, coşkulu bir şekilde karşılanmıştı günlerdir beklenen hicret yolcusu. O’nu önceden tanıyanlar da depreşmiş bir hasret, ilk defa görüşenler de ise garip bir heyecan vardı. Sonunda beklenen misafir Yesrib’e teşrif etmiş, böyle Medine’nin bir Peygamber’i, Hz. Peygamber’in ise bir Medine’si olmuştu.

Hicret, terk ediş demekti. Evi, barkı, doğup büyüdüğü şehri, Mekke’yi terk ediş… Çocukluğunu ve gençliğini geçirdiği, hatıralarla dolu olan ve her şeyden önemlisi Kâbe’nin bulunduğu bir iklimden ayrılış demekti. Hicret, bir kaçış değildi. Zorba ve zalim Mekke müşriklerinin baskı ve işkencelerinden kaçış değildi. Hicret, İslam’ın yayılma ve yaşanmasının tıkandığı yerden ayrılıp rahat nefes alınabilecek bir yere, İslam’ın yaşanabileceği Medine’ye göçmekti. Hicret, Allah’ın izni ve emriyle, Allah’ın rızasını alabilmek, dinini güzelce yayabilmek için O’na gitmekti. Hicret, güçlenip geri dönmek için geçici olarak göç etmekti. Hicret, sırf Allah adına yapılan bir fedakarlıktı.

Medineli Müslümanlar açısından ise hicret, muhacir kardeşlerine kucak açış demekti. Yardımlaşma, dayanışma, paylaşma ve kardeşlik demekti. Din kardeşliğini barındırma, himaye etme ve sahiplenmekti. Bunun için “Ensar” (yardımcılar) demişti Kur’an Medinelilere. Hicret Medineli iki kardeş kabilenin, Evs ve Hazreç’in bile bir türlü geçinemediği mekânda, Ensâr muhacirin kardeşliğini gerçekleş-tirmekti. Evini, işyerini, hurma-lığını, yiyeceğini, sermayesini kardeşiyle paylaşmaktı.

Aslında Medine’ye hicret, bir anlamda medeniyete hicretti. Cahiliye’nin ve bedevliliğin egemen olduğu Arap toplumunda medeni olabilmek, medeniyeti tesis edebilmek, belki de yapılabilecek işlerin en zoruydu. Kültür düzeyi düşük, okuma, yazma bileni az olan bir toplumu, medeni bir topluma, Yesrib’i Medine’ye dönüştürmek hiç de kolay değildi. İşte Allah Resûlü, bu zoru başarabilmek, bu toplumsal dönüşümü gerçekleştirmek için hicret etmişti.

Hz. Peygamber burada, Cahiliyye insanlarını medeniyete, hem de su medeniyetine kavuşturmuştu. Hem maddi, hem de manevi temizliği öğretmekti… Temiz bir toplumun nasıl oluşması gerektiğini hayata geçirerek gösterdi. Kız çocuğunu diri diri gömecek kadar katı-gaddar insanlardan can taşıyan her varlığa, hatta eşyaya dahi rıfkla, merhametle muamele edecek bir medeni toplumun oluşturabilmişti.

Kin, nefret ve intikamın hakim olduğu nice kalpleri yumuşatarak, onlardan sevgi ve merhamet toplumu meydana getirdi. Çıkarcılığı, çapulculuğu ve fırsatçılığı revaçta olan bir topluma, kendisi için istediğini kardeşi için de istemeyi, diğerkâmlığı, kardeşliği yaşattı. Komşusu aç iken tok gezilemeyeceğine inandırdı. Dürüstlüğü, güvenilirliği, aldatmamayı, helal kazancı, alın terini, kul hakkını, hak ve hukuku, hakkaniyeti, eşitlik ve adaleti öğretti. İyiliği, güzelliği hayrı, ahlakı, samimiyeti, olgunluğu, takvayı tattırdı. İnsanlara hizmette emanet ve mesuliyet bilincini, ehil olma esasını getirdi. Dayanışmayı, yardımlaşmayı, sosyal adaleti tesis etti. Irz, namus konularında hassas olmayı, iffetli ahlaklı bir toplum kurmayı başardı. İlme, Kur’an’a hikmete, hakikate ve bilgiye önem verdi ve mescidinin içinde “Ashab-ı Suffa” diye anılan bir üniversiteyi açtı. Onları bizzat yetiştirdi. Köle ve cariyeler, insan olduklarını, kadınlar saygınlıklarını, fakirler sahipsiz olmadıklarını, güçsüzler kimsesiz kalmadıklarını, hep ondan, onun uygulamalarından öğrenmişti. Kısaca onlara insanlığı, insanca yaşamayı, müslümanlığı, medeniyeti gösterdi.

Güç ve imkan olduğu halde, misilleme yerine sabrı, Mekke’nin fethinde olduğu gibi intikam alma yerine affı onda gördü insanlar. Medine’de Yahudi kabileleriyle birlikte barış içinde yaşama tecrübesini de gösterdi insanlara.

Umre ziyeretinde bulunan kişi Medine’ye giderken adeta kendisinin de hicret etmekte olduğunu düşünmelidir. Buradaki hicret, hakiki bir hicret değildir. Mecazi bir hicrettir. Öncelikle Hz. Peygamber’in bir hadisin de buyurduğu gibi, “Allah’ın yasaklarını terketme” (Buhari, İman, 4) anlamında bir hicrettir. Yani kişi bu hicretiyle, Mekke’yi ve Mekkelileri terk etmekte, Allah’ın kendisine haram kıldığı yasakları terk etmektir. İkinci olarak, ruhen ve zihnen Asr-ı Saadet’e hicret etmektir. Birkaç günlüğüne de olsa, Medine’ye, Allah Resulü’ne Ensar’a misafir olmaktadır. Aslında, İslam’ın yayıldığı ve yaşandığı iklimde İslam tarihini, Hz. Peygamberin hayatını, sahabeyi yeniden okuma, yerinde anlama ve tanıma imkanı vereceği için Medine’ ziyaretinin önemi büyüktür. Hz. Peygamber’in yaşadığı, dolaştığı, namaz kıldığı mekanlarda bulunmak, O’nun teneffüs ettiği aynı atmosferi teneffüs etmiş olmak elbette bir ayrıcalıktır ve bahtiyarlıktır. Her ne kadar, tarihi doku itibariyle eski Medine’den neredeyse hiç bir iz kalmamışsa da, kişi orada zihnen on dört asır öncesine hayali bir yolculuk yapar ve sahabenin arasındaymış gibi hisseder kendisini. Allah Resulü’nün mütevazi hayat tarzına inat mevcut gökdelenler yaldızlı-yıldızlı lüks oteller, sınırsız tüketimin yapıldığı çarşılar, modern yapılaşmalar bu zihni yolculuğun önünde büyük engeller olarak dursa da, Müslüman gönlüyle gerçekleştirir bu hicreti.

Altın biriktiren zenginlerce Ebu Zerr’in kıyasıya giriştiği mücadelesine inat, bu gün Ebu Zerr Çarşısında onlarca kuyumcu olsa da o iklime hicret edenler, Ebu Zerr ve Ebû’d Derda’ları, hem görür, hem de duyar gönül sokaklarında. Bazen, çeşitli ülkelerden gelmiş kardeşlerini gördükçe o sahabeleri hatırlar, onları görmüş gibi olur.

Mescid-i Nebevi’nin etrafında kümeleşen ve el uzatıldığında yetişecek kadar yükseklikteki çatısız duvarlardan ve kapı yerine örtülerin kullanıldığı, iç içe küçük küçük odacıklardan ve daracık sokaklardan oluşan  eski  Medine,
aslında sahabelerin ne kadar mütevazı ve birbirlerine karşı ne denli samimi olduklarının da göstergesidir. Yüzyıl öncesini tasvir eden bir Medine maketine göre, o günkü yerleşim merkezinin bu günkü Mescid’in dış alanını ancak kapladığını dikkate alırsak, on dört asır önceki Medine’nin sadeliğini ve sıcak komşuluk ve kardeşlik havasını daha rahat anlayabiliriz. Evet, bu gün belki de o günkü haline en yakın olan mekanın, içerisinde nice büyük sahabilerin medfun olduğu Baki mezarlığı olduğunu söylesek mübalağa etmiş olmayız. Bütün bunlara rağmen müslüman kalbiyle uçar ve zemini kumlardan kaplı, kapıları açık sadece kıble tarafındaki ön kısmı hurma dallarıyla gölgelendirilen, kıbleye dönüldüğünde sol duvarına bitişik annelerimize ait odaların bulunduğu ve Ashab-ı Suffa’ya tahsis edilmiş mekanıyla Hz. Peygamber’in o günkü mescidini düşler. Orada nice vahiylerin öğretildiğini, nice hutbelerin okunduğunu, sahabe-i kiramın orada yetiştiğini, kısacası Medine’deki Medeniyetin orada tesis edildiğini hatırlar. Medine toplumunun kalbi olan bu mescidin, İslam medeniyetine nasıl mezarlık yaptığını düşünür. Ruhuyla o mescide girer ve sahabenin arasına katılır, onlarla beraber dinlemeye çalışır Hz. Peygamber’in veciz hudbelerini, adeta başının üzerinde kuş varmışçasına dikkatli ve de istekli bir şekilde zihnen de olsa Allah Resulü’nün huzurunda olmanın heyecanı kadar bütün vücudunu gözlerini alamaz o ay gibi parlayan yüzünden ve tek tek hikmet dolu hadis-i şerifleri. O anda kendisinin konumunu, durumunu, gözden geçirir içinden. Bu günkü haliyle, o gün Resul-i Ekrem’in çevresinde olsaydı, acaba Hz. Peygamber ile ilişkileri nasıl olurdu? Acaba Allah ve Resul sevgisi ağır basan, Allah yolunda, din uğrunda her türlü fedakarlığa koşan Ensar veya Muhacirler arasına girebilir miydi? Yoksa, çıkar dünyası, ganimet, mevki-makam hırsı ağır basanlar arasına mı düşerdi?

Günahlardan arınarak anasından doğduğu gibi günahsız hale gelmek ümidiyle yola çıkan insanların bu kutlu yolculuklarının Peygamber Mescidi’ni ziyaret bölümü, manevi hazzın en yoğun tadıldığı kısımlardan biridir. Ancak, bunun için Allah Resulü’nün getirdiği değerlere karşı susuzluktan çatlamış toprağın ince ince yağan yağmura karşı özlemi gibi bir özlem ve tutkuyla sahip olmak, gerekmektedir. Bu değerlere karşı böylesine bir özlemi olmayanlar, söz konusu hazzı yeterince tadamazlar.

“Muhabbetten Muhammed oldu hâsıl!,
Muhammedsiz muhabbetten ne hâsıl?”

Mümin, Allah Resûlü’nün dönemine yetişememişse de onun mekanına ulaştığı, onun civarında bulunduğu, ona birkaç günlüğüne de olsa komşu olduğunun bilinciyle yaşar Medine’yi. Bunun ne büyük bahtiyarlık olduğunu anlayarak onun civarında takınılması gereken edebi, olgunluğu, ahlak-ı Muhammediyye’yi elde etmeye çalışır. Bunun için, doğru Ashab-ı Suffe’ye gider. Hz. Peygamber’in ahlakını, onun buradaki has talebelerinde görmeye çalışır, onlardan sorar, sonra diğer sahabeleri arar, evlerine, gönüllerine misafir olur ve onların hayatını ahlakını, mizaçlarını gözlemeye gayret eder. Düş ve düşünceyle de olsa, sıddıklarla, salihlerle, sahabeyle beraber olmanın. O “güzel arkadaşlığın” hazzını yaşar bir an.

Hz. Ebû Bekir’den teslimiyeti ve medeni cesareti, Hz. Osman’dan edeb ve hayâyı, Hz. Ali’den ilim ve şecaatı, Hz. Talha ve Abdurrahman b. Avf’ten cömertliği, Ebû Zerr ve Ebû d. Derda’dan açık sözlülüğü ve zahidliği,          Bilal-i Habeşi ve Ammar b. Yasir’den sabretmeyi, Abdullah b. Ömer’den Hz. Peygamber’i nasıl izleyeceğini, İbn. Abbas ve Hz. Aişe validemizden onu nasıl anlayacağını iyice öğrenir.

Ömrü boyunca Kur’an ayetlerinden tanıdığı sevgili peygamberini, bu defa onun yaşadığı yerde, dostlarından da dinledikten sonra onun huzuruna çıkmaya niyet eder. Adeta hayattaymışçasına sûkünet ve vakarla, ona layık olan bir edep ve hürmette Kabr-i Saadet’i ziyaret eder. Ruhuyla ve bedeniyle Allah Resûlü’nün huzuruna varır ve samimiyetle salat ve selam eder. Orada onun civarında olmanın ötesinde, huzurunda olduğunu idrak eder. Ona olan inancını teslimiyetini, bağlılığını, sevgisini ve sebatını ifade eder. İnananlar için örnek, önder ve rehber olmasına rağmen, onu hakkıyla ve yakından tanıyamamanın ezikliği ve her şeyden önemlisi ona layık bir ümmet olamamanın verdiği mahcubiyetle varır huzuruna. Tam huzurunda iken, ona inanmak, ümmeti olmak, civarında olmak, huzurunda olmak ve nihayet izinde olmak ne anlama gelmektedir ve nasıl gerçekleştirilecektir diye düşünür.

Sünnete uymanın, sadece şekilde kalan salt bir taklit olmadığını, şekil ve birlikte özün yakalanması olduğunu, her yer ve zamanda uygulanabilecek nebevi    ilkelere   uymak    demek   olduğunu   düşünür.   Sünnetin   Mekke’den
Medine’ye medeniyete giden nebevi yol olduğunu hatırlar, nerede ve ne zaman yaşarsa yaşasın, medeni bir birey olmayı öğretir sünnet… Emanet, ehliyet, adalet, hakkaniyet, samimiyet, dayanışma, yardımlaşma, kolaylaştırma, kardeşlik, temizlik, iyilik, dürüstlük, hoşgörü, sevgi-saygı, yararlılık, ahlakilik, olgunluk, örnek ve önder olmak, sosyal olmak vb. hem Kur’an’da vurgulanan ahlâki öğretiler, hem de bizzat Hz. Peygamber’in altını çizdiği “Mekârim-i ahlâk” yani ahlâki değerler ile temiz toplum, medeni bir toplum oluşturabil-mektir sünnet.

Bu duygu ve düşüncelerle, kendi durumunun bir muhasebesini yaptıktan sonra söz verir kendi kendisine adeta Allah Resûlü’nün mübarek elinden tutarak bey’at edercesine:“Hiç bir şeyi Allah ve Resûlü’nün önüne geçirmeyeceğine” (Hucurat Sûresi, ayet:1), “Allah ve Resûlüne itaat edeceğine”, bundan böyle bütün hayatında “Resul ile birlikte yol tutacağına” (Furkan Sûresi, ayet:27), onu kendisine “güzel bir örnek edineceğine” (Ahzâb Sûresi; ayet:21) dair söz verir, bey’at eder.

Medine’de kaldığı süre içinde, her namazını Mescid-i Nebevi’de kılmaya, fırsat buldukça Ravza’yı ziyaret etmeye; hadiste cennet bahçelerinden bir bahçe olarak nitelendirilen Hz. Peygamber’in evi ile mimberi arasında. İzdihama yol açmamak, huzurunda olmanın edebini ihlal etmemek şartıyla iki rekât da olsa nafile namaz kılmaya çalışır. Hz. Peygamber’in dünyada en yakın dostları olduğu gibi, ebedi istirahatgahında da yanı başında bulunan Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer’e de selam verir ve dua eder. Gerek Hz. Peygamber’in hayatında gerekse halifelikleri esnasında bu iki büyük sahabinin, İslam’a ne büyük hizmetlerde bulunduğu, bir şerit gibi geçer gözlerinin önünden.

BAKİ KABRİSTANI (Cennetu’l-Baki):
İslamın başlangıcından beri Medine-i Münevvere’nin mezarlığı olan Cennetü’l-Bakü’de pek çok sahabi, Allah Resulü (s.a.s)’nün eşleri, kızları, oğlu ibrahim, halaları, teyzeleri, amcası Abbas ve ashabdan yine Osman b. Affan, Abdurrahman b. Avf, Ebu Hureyre, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin’in başı ve daha bir çok Ehli Beyt’in ileri gelenleri (radiyallahü anhum)’da buraya defnedilmişlerdir.
Ehli Beyt’in, Allah Resulü, (s.a.s.)’ün eşlerinin, Hz. Osman (r.a.) ve daha pek çok kimselerin kabirleri üzerine tarih boyunca inşa edilen kubbeler ile diğer mezar yapıları, Medine-i Münevvere’nin Suudi hakimiyetine girmesiyle yıkılmış ve mezarlar düzenlenmiştir. Bu gün Cennetül Baki, yine Medine-i Münevvere’nin mezarlığı olarak kullanılmaktadır.

Medine-i Münevvere’ye gelen bir Müslüman aralarında Hz. Osman, Hz. Abbas, Hz. Âişe, Hz. Fatma, Hz. Hasan gibi ileri gelen sahabelerin de bulunduğu Baki Mezarlığı, orada medfun olan yaklaşık onbin sahabeyi ziyaret etmesi önemlidir. Onlara selam verip, dua etmeleri ve Yüce Allah’ın, kendisini, onların aydınlık yolundan ayırmamasını dilemelidir. Hz. Peygamber (s.a.s.) zaman zaman bu mezarlığa gider ve orada yatan mü’minler için dua ederdi.

KUBA:
“Ta ilk günden takvâ üzere kurulan mescit, elbette içinde namaza durmak daha uygundur. Orada temizlenmeyi seven kimseler vardır. Allah da temizlenenleri sever” (Tevbe Suresi, ayet:107)

Allah Resulü’nün hicret yolunda ilk durağı olan ve Medine’ye yaklaşık 5 km mesafedeki Kuba’da, Hz. Peygamber ve sahabenin hatıraları ile doludur. Hz. Peygamber, Kuba’da on dört gün kalmış ve bir mescit yaparak orada namaz kıldırmıştı. Medine’ye yerleştikten sonra da Cumartesi günleri Kuba Mescidi’ni ziyaret eder ve burada namaz kıldırırdı. “Ta ilk günden takvâ üzere kurulan mescit, elbette içinde namaza durmana daha uygundur. Orada temizlenmeyi seven kimseler vardır. Allah da temizlenenleri sever” ayetinde sözü edilen mescidin Kuba Mescidi olduğu ifade edilmektedir. Biz de kafilemizin veda yapmadan önce Cumartesi Kuba’ya giderek iki rekat namaz kılarak dua ettik. Kuba’yı ziyaret ederken kutsal yolculuğumuzdan takva azığını almış olarak dönüp dönmeyeceğimizin muhasebesini yapmalıyız.
KIBLETEYN MESCİDİ:
Bilindiği gibi, daha önceleri Hz. Peygamber, namazlarında kıble olarak Kudüs’te bulunan Mescid-i Aksa’ya yönelmekteydi. Aslında gönlünden kıblenin Hz. İbrahim’in kıblesi olan Kâbe’ye çevrilmesini geçiriyor ve bu doğrultuda bir vahiy bekliyordu. Hatta kendisi Mekke’deyken Kâbe’de kıldığı namazlarda, Rukn-ı Yemâni ile Hacer-i Esved arasından Kâbe’yi önüne almak suretiyle hem Kâbe’ye hem de Kudüs’e yönelmiş olmaktaydı. Hicretten yaklaşık bir buçuk yıl sonra arzuladığı şekilde Kâbe’ye kıble olarak yönelme emrini veren Bakara suresinin 144. ayeti indi.

“… Seni  elbette hoşlanacağın kıbleye döndüreceğiz.  O halde hemen  Mescid-i
Haram’a (Kâbe’ye) doğru dön. (Ey mü’minler) siz de nerede olursanız olun, (namazda) oraya doğru dönün.”

Bu ayetin indiği haberini işitmeleri üzerine oradaki sahabe, namaz içerisinde yönlerini Kudüs’ten Kâbe’ye çevirdiler. Böylece Kudüs’e yönelerek başlanan namaz, Kâbe’ye  yönelerek tamamlandı. Bundan dolayı da bu mescide “İki kıble mescidi” anlamına gelen “Kıbleteyn Mescidi” adı verildi. Kıblenin değişmesi, Hz. Peygamber’e uyanlara, ökçesi üzerinde gerisin geriye dönenleri ayırt etmeye yarayan bir imtihandı ayna zamanda (Bakara Suresi, ayet:143)

UHUD:
Medine’de ziyaret edilecek en önemli yerlerden biri de, Medine’nin 5 km. kuzeyinde yer alan Uhud’dur. Bedir Savaşı’ndan sonra sahabenin yaptıkları ikinci büyük savaş burada vuku bulmuştur. Bedir’de bozguna uğrayan müşrikler, intikam almak üzere çıkmışlardı bu savaşa. Hz. Peygamber gördüğü bir rüya üzerine Medine’yi içerden savunmak istemekteydi. Ancak Bedir Savaşı’na katılmamış bazı gençlerin ısrarı üzerine düşmanla dışarıda karşılaşmak durumunda kaldı ve Uhud’a çıktı.

Uhud Savaşı’nda Resulullah, Abdullah b. Cubeyr komutasında bir okçu birliğini, stratejik önemi bulunan bir boğazın yamacına yerleştirmiş ve onlara, “Bizim onları yendiğimizi görseniz bile yerinizden ayrılmayın! Yenildiğimizi görseniz dahi bize yardıma koşmayın!” diye sıkı sıkı tembihlemişti. Buna rağmen, müşriklerin bozguna uğradığını gören bu okçuların bir çoğu “Ganimet! Ganimet!” diye bağırmaya başlamışlar, Abdullah b. Cubeyr, onlara Hz. Peygamber’in emrini hatırlatmışsa da dinlemeyip savaş meydanına inmişlerdi.

Arkadan dolanan düşman süvari birliğince etrafı sarılan sahabe, iki taraftan da sıkıştırılarak hezimete uğramıştı. Kur’an’da anlatıldığı üzere onlar, arzuladıkları galibiyeti gördükten sonra za’fa düştüler. (Peygamber’in verdiği) Emir konusunda birbirleriyle çekişip isyan ettiler. Kimi dünyayı istiyordu, kimi de ahireti istiyordu. (Âl-i İmran Sûresi, Ayet:152)

Hz. Peygamber’in bu okçu birliğine kesinlikle yerlerini terk etmemeleri direktifini vermesine rağmen, onların çoğu ganimet sevdasıyla her şeyin bittiğini, maksadın hâsıl olduğunu zannederek bu emri ihlâl etmişler, kazanılmış bir zaferin kaçırılmasına, yetmiş kişinin şehit olmasına sebep olmuşlardır. Oysa komutanları Abdullah ile birlikte yerlerinde sebat eden okçular ise, “Biz Allah’ın Resûlüne itaat edip yerlerimizde dururuz, O’nun emrini terk etmeyiz” diyerek emre itaati, ahireti ve şehitliği tercih etmişlerdir.

İşte Uhud, sahabe için büyük bir intikam, büyük bir dersti. İki zırh birden giymiş olmasına rağmen, Hz. Peygamber bu savaşta yaralanmış, mübarek dişi kırılmıştı. Komutanlarıyla birlikte sebat eden bu şehitlerin yanı sıra Hz. Peygamber’in amcası Hamza’nın şehit edilmekle kalmayıp vücudunun da parçalanması, kulaklarının kesilmesi kalbinin dahi çıkartılması; Mekkeli zengin bir ailenin çocuğu olan ve Hz. Peygamber tarafından Medine’ye muallim olarak görevlendirilen Mus’ab b. Umeyr’in orada şehit olduktan sonra vücudunu baştan aşağıya kadar örtecek bir örtünün dahi bulunmaması Uhud’un acı hatıralarındandı.

Ve bütün bu acı hatıralara rağmen Hz. Peygamber:“Uhud bizi sever, biz de Uhud’u” diyerek düşman saldırılarından dolayı sığındığı ve adeta bir şahsiyet gibi gördüğü bu kayalık dağa vefa gösteriyor, cansız varlıklarla dahi bir tür sevgi-hürmet ilişkisi kuruyordu.

Uhud dağında müslümanların gözünde ayrı bir özellik kazandıran husus, Allah Resûlü (s.a.s.)’nün zikrettiğimiz hadisli şerifleri ile müslümanların Uhud Savaşı’nda bu dağa, sığınmış olmalarıdır. Diğer taraftan, peygamber Efendimizin amcası ve islam ordusunun en iyi yiğit kahramanlarından Hz. Hamza (r.a.) ve diğer Uhud şehitleri Uhud Şehitliği’nde medfun bulunmaktadır. Allah Resûlü (s.a.s.), Uhud şehitlerini ziyaret ederdi. Hz. Fatma (r.a.), Uhud’da şehit olan amcası Hz. Hamza (r.a.)’yı sık sık ziyaret ederdi.

HENDEK:
Küreyş, Hayber, Fatafan, Fazere ve Esed oğulları gibi müşrik, yahudi ve münafık gruplardan oluşan ve sayıları on bini bulan müttefik kuvvetlere karşı yapıldığı için “Azab Savaşı” Selman-i Farisi’nin ilan tecrübesiyle getirdiği teklik sonucu Medine’nin etrafına kazılan hendekten dolayı “Hendek Savaşı” diye anılan bu savaş hicretin 5. yılında meydana gelmiştir. Bir süvarinin geçemeyeceği derinlik ve genişlikte kazılan, Medine’nin hurmalıklarla kaplı bulunmayan cephesini çevreleyen ve hayli uzun olan bu hendeğin kazılması birkaç hafta sürmüş, Hz. Peygamber de, ashabıyla beraber, üstü başı toprak oluncaya kadar hendek kazmıştır. Hendek’ten çıkartılan toprak, müslümanlar için siper olduğundan ne karşıdan bir at geçebilmiş, ne atılan oklar isabet edebilmişti. Seksenli yıllara kadar bu hendekten bazı kesitler mevcut iken, maalesef günümüze kadar korunmamış ve üzerine asfalt dökülmüştür.

Müslümanlara yüce Allah’ın yardımının somut bir şekilde, ulaştığı yerlerden biri de bugün yedi mescitler olarak bilinen mescitlerin bulunduğu bu bölgedir. Hendek Savaşı’nın yapıldığı yerde Hz. Peygamber’in ve ileri gelen sahabilerin, namaz kıldıkları, dua ettikleri noktalara bu küçük mescitler yapılmıştır. Günümüzde birkaç tanesi hariç diğerleri kaldırılmış bulunmaktadır. Halen bu alana büyük bir cami yapılmıştır. Savaş hazırlığını önceden haber alan Allah Resûlü (s.a.s.) Sahabe-i kiram ile istişarede bulunmuş. Selma-ı Farisi’nin tavsiyesiyle müşriklerin Medine-i Münevvere’ye girmelerine engel olmak ve müdafa savaşı yapmak için, Medine’nin batısında bir hendek kazılmasına karar vermiştir. Selman-ı Farisi’nin görüşü ile kazılan hendek, 5.5 km. uzunluğunda, 9 metre genişliğinde ve 4.5 metre derinliğinde idi. Hendek kazma işinde Allah Resulü (s.a.s.) de bizzat ashabıyla beraber çalışmış ve onları teşvik etmiştir. Kur’an-ı Kerim’in otuz üçüncü sûresi olan Ahzâb suresi adını bu savaştan almıştır.

Önceden kadınları ve çocuklar muhkem yerlere yerleştirerek tedbir alan müslüman ordusu 3000 kişiden oluşuyordu.

Hendekle ilk defa karşılaşan müşrikler şaşkına döndüler. Hendek atlanmayacak kadar genişti. İslam askerleri karşıdan kontrol ediyordu. Hendek savaşı esnasında çok bunalan müslümanlara Allah’ın yardımı yetişmiş. Yüce Allah onları görünmeyen ordularla desteklemiştir. Zamanda uzun bir harp için hazırlıksız olan müşrikler, havanın soğuması, hayvanların yemlerinin bitmesi ve Allah’ın müslümanlara olan yardımı neticesinde bu işten vazgeçip muhasarayı kaldırarak geri dönmek zorunda kalmışlardır.

Şüphesiz Hendek Savaşın’da da alınacak bir çok dersler vardır. Hz. Peygamber her zaman olduğu gibi burada da tedbiri elden bırakmamıştır. Gerekli stratejiye başvurmuş önerilen makul teklifi kabul etmiş ashabıyla birlikte bizzat hendek kazmış, Yahudi kabilelerinin desteğini engellemeye çalışmıştır. Bazı orduların alt tarafından bazılarının üst tarafından geldiğini gören sahabenin, şaşkınlıktan gözlerinin kaydığı, korkudan yüreklerinin ağızlarına geldiği, kötü zanlara kapıldıkları ve şiddetli bir sarsıntıyla sarsıldıklarını (Ahzâp, 10-12) 24 gün süren bu savaşta şiddetli rüzgar ve görünmez ordularından oluşan ilahi yardım, yetişmiş ve yaklaşık bir ay boyunca hayli bunalan müslümanları kurtarmıştı. Rüzgar ve kum fırtınası karşısında telef olma korkusuyla düşman geri çekilmiş, farklı gruplar dağılmış ve Hendek Savaşı en az zararla atlatılmıştır.

Hendek Savaşı’nın yapıldığı bu mekanlar ziyaret edilirken dünyanın çeşitli ordularının daha güçlü ittifaklarla islam dünyasının çeşitli bölgelerinde benzer savaşlar yaptığını ancak ne bu bölgelerdeki müslümanların ne de diğer müslümanların ilahi yardıma nail olabilecek gerekli tedbirleri alamadıklarını, birlikte olamadıklarını, yeni hendekler kazmak şöyle dursun, tam tersine birbirlerinin kuyularını kazmaya çalışmalarının nedenleri üzerinde düşünmek gerekmektedir. Bunalan müslümanları kurtaran bu şiddetli rüzgarların o görünmez orduların asrımızda niçin yitirildiğini de orada düşünmek gerekir.

CUMA MESCİDİ (Mescid-i Cumua):
Hicret esnasında Allah Resulü (s.a.v.) Küba’da ilk mescidi bina etmiştir. Küba’dan Medine-i Münevvere’ye giderken Ranuna Vadisine vardığı sırada Cuma vakti olmuş ve Allah Resulü (s.a.v.), burada hutbe okuyup Cuma namazını kıldırmıştır.

Daha sonra buraya yapılan mescide Mescid-i Cumua denilmiştir. Bu mescid Kuba’dan Medine istikametine doğru yaklaşık 1 km. uzaklıkta yer almaktadır. İlk yapılışından bu yana bir çok defa yenilenmiştir.
MİKAT MESCİDİ:
Medine’den umre veya hac yapacakların mikat yeri Zülhuleyfe’dir. Allah Resûlü (s.a.s.) de umre ve hac yapmak için Medine’den ayrılırken burada ihrama girip namaz kılmıştır. Burası, Medine’den 8 km. uzaklıkta ve Medine-Mekke otoyolunun sağ tarafındadır. Oto yoldan mescide bir çıkış vardır.

Allah Resulü (s.a.s.)’nün namaz kılıp ihrama girdiği bu yere daha sonra mescid yapılmış ve bu mescit de tarih boyunca pek çok yenileme ve genişletme faaliyetlerine sahne olmuştur. Resûlûllah (s.a.s.), burada bir Semyra ağacının altında namaz kıldığı için buradaki mescide Mescid-i Zil-Huleyfe, Mescid-i Mikat ve Mescid-i Ebyar-ı Ali denir.

Kral Fahd zamanında mescid genişletilmiş ve çevresine umre ve hac yapacakların ihtiyaçlarını karşılayabilecek modern tesisler yapılmıştır. 600 m2’lik alanı olan mescidin içinde 5000 kişi namaz kılabilmektedir.

MESCİD-İ NEBEVİ İLE İLGİLİ BAZI BİLGİLER:
Allah Resûlü (s.a.s.) Medine-i Münevvere’ye geldikten sonra ilk iş olarak bir mescid yaptı. Bu kutlu mescidin yapımında bizzat kendileri de çalışmışlardır. Bu mescid, islam toplumunun şekillenmesinde ve devletin kurulmasında her türlü dini ve sosyal faaliyetin en önemli merkezi olmuştur.

Fazilet sıralamasında Mekke’deki Mescid-i Haram’dan sonra, fakat Kudüs’teki Mescid-i Aksa’dan öncedir. Bu üç mescid, aynı zamanda yeryüzünün de doğrudan ziyaret amacıyla gidilecek olan mescitlerdir.

Allah Resûlü (s.a.s.), hicret sırasında Kuba’dan ayrılıp Medine-i Münevvere’ye devenin çöktüğü arazi, üzerine mescit yapılmak amacıyla buranın sahibi olan iki yetimden parası ödenerek satın alınmıştır. Allah Resûlü (s.a.s.) de mescit tamamlanana kadar Eyyup el-Ensari’nin evine misafir olmuştur.
Mescidin ilk binası yapılırken; duvarlar taş ve kerpiç ile örülmüş, direkleri hurma ağaçlarından yapılmış, üzeri de hurma dalları ile kapatılmıştır.

Mescidin doğu tarafına da Allah Resûlü (s.a.s.)’nün kalabileceği odalar yapılmıştır. Mü’minlerin annelerinden her biri için bir oda eklenmiştir. Bunlar mescidin duvarına bitişik olarak yapılmışlardır.

Mescid-i Nebevi’nin ilk genişletilmesi bizzat Peygamber Efendimiz zamanında olmuştur. Bu genişletme için Hz. Osman (r.a) kendi parasıyla mescidin çevresindeki bazı evleri satın alarak mescide bağışlamıştır. Bundan sonraki ilk genişletme ve yenileme Hz. Ömer zamanında yapılmış, Hz. Osman zamanındaki genişletme ve yenileme ise daha kapsamlı olmuştur.

Daha sonraki tarih boyunca müslüman hükümdarlar tarafından pek çok defa genişletme ve yenileme faaliyeti olmuştur. Sultan Abdülmecid’e kadar Osmanlı Sultanları da pek çok yenileme faaliyetinde bulunmuşlardır. Sultan Abdülmecid zamanında ise en önemli genişletme ve yenileme gerçekleştirilmiştir. Mescid-i Nebevi’de Osmanlı döneminde yapılan harika mimarı ve süsleme sanatı, örnekleri göz kamaştırıcı güzelliğiyle hâlâ bu günkü mescidin orta ön kısmında varlığını sürdürmektedir.

Suudiler döneminde ilk genişletme ve yenileme Kral Abdülaziz zamanında olmuş, mescidi bu günkü haline getiren en büyük genişletme ise Kral Fahd zamanında yapılmıştır. Bu genişletme faaliyeti 1984-1994 yılları arasında gerçekleştirilmiştir. Allah Resûlü (s.a.s.)’nün ikameti için mescidin bitişiğine, mescid ilk defa yapılırken iki oda yapılmıştı. Birisi, annelerimizden Sevde (r.a. için, diğeri de Hz. Âişe validemiz için. Allah Resûlü (s.a.s.), Hz Âişe  (r.a.) validemizin odasında Rabbine kavuştu ve orada defnedildi. Çünkü peygamberler Allah’a kavuştukları yere defnedilmektedir. Böylece burası Hücre-i Saadet adını aldı. Peygamber Efendimizin halen kabrinin bulunduğu yer ise bu odadadır. Daha sonra bu hücreye Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer (r.a.)’de defnedilmiştir. Hücre-i Saadet tarih boyunca halifeler, sultanlar ve emirler tarafından yenilenmiş, tamir edilmiş ve tezyin edilmiştir. Halife Velid zamanında bu hücreler yıktırılarak Mescid’e dahil edilmiştir. Halife Ömer b. Abdülaziz zamanında hücre yenilendi ve Mescid’in içerisinde kaldı.

Allah Resûlü (s.a.s.), başlangıçta bir hurma kütüğüne dayanarak hutbe okuyordu. Daha sonra üç basamaklı bir minber yapılmıştır. Bugün Resûlullah’ın minberinin olduğu yerde bulunan güzel işlemeli ve kubbeli mermer minber Osmanlı Sultanı III. Murat tarafından gönderilmiştir.

Allah Resûlü (s.a.s.)’nün, namaz kıldığı yer bilinmektedir. Fakat onun zamanında burada mihrap yoktu. Buraya ilk mihrap Ömer b. Abdülaziz zamanında yapılmıştır. Tarih boyunca bu mihrap yenilenmiş, süslenmiş ve korunmuştur. Bir çok defa yenilenen bu mihrap da halen yerinde durmaktadır.

Peygamber Efendimiz zamanında Mescid-i Nebevi’de minare. Bilal (r.a.) ezanı mescidin kıble tarafında yüksekçe bir yere çıkarak okuyordu. Mescid-i Nebevi’ye ilk minareyi Ömer b. Abdülaziz yaptırmıştır. Bundan sonra tarih boyunca Mescid-i Nebevi’nin, minareleri pek çok defa yenilenmiştir. Mescid-i Nebeviyi yeniden tamir ve ıslah eden Sultan Abdülmecit, Bab-ı Rahme ve   Bab-ı selam denen kapılara iki minare ilave etmiştir. Son olarak Kral Fahd zamanında yapılan genişletme, tamir ve ıslahlar 104 metre yüksekliğinde         6 minare eklenerek Mescid-i Nebevi’nin minare sayısı 10’a çıkarılmıştır.

Sevgili Peygamberimizi ve onun aydınlık şehrini ziyaret, mü’minin İslam tarihini yeniden ve yerinden okumasını sağlar. Resûlullah (s.a.s.)’a karşı olan bağlılığını artırır ve sünnete daha sıkı sarılmasına vesile olursa, amacına ulaşmış demektir.

MESCİD-İ NEBEVİ HAKKINDA BAZI TEKNİK BİLGİLER:
Alanı (yaklaşık)        100.000 m2
Sutuh Alanı              67.000 m2
Mescidi Çevreleyen Alan    235.000 m2
Toplam            400.327 m2
Cemaat kapasitesi        300.000 kişi
Üst katta              90.000 kişi
Çevresi ile birlikte        730.000 kişi
Hac zamanı                    1.000.000 kişiye ulaşabilmektedir.

Osmanlı’dan kalma Tren İstasyonu ve Osmanlı Camii halen kapalı duruyor.

Cenab-ı Allah herkese bu kutsal yerlere gitmeyi nasip etsin. Saygılarımla.

Ersin BİLMEÇ
Hürriyet Mah. Florya Sit. C Blok Daire:20
T E K İ R D A Ğ
0 532 357 58 05

KÖŞE YAZARLARI

Tüm Yazarlar